10 Temmuz 2011 Pazar

ENKAZ

                                                                                                                            10.07.2011
Suratıma okkalı bir tokat atılmış gibi hissediyorum. Hatta sanki üzerime bina yıkıldı ve ben onun altından çıktım. Önümde duran enkaza bakıyorum ve düşünüyorum “ben bu binanın çürüklüğüne aldırmadan nasıl güle oynaya girdim ve içinde kalmak için israr ettim?” Sanki yaşamak için ikinci bir şans verildi bana. Binaya bakıyorum. Dışarıdan, yeni tanır gibi, dehşetle.. İçinde yaşarken her şey ne kadar “şık” ve “moderndi” diye geçiyor aklımdan. Temelinden su çıkıyordu ama olsun “boşaltılabilirdi”. Duvarlarında çatlaklar vardı ama ne çıkar? “güzel bir sıvayla” hepsi kapanıyordu. Rengi güzeldi, lokasyonu iyiydi, “genişti”.. Manzarası “mezara” bakmıyordu.
Manzarası mezara bakmıyordu..
Şimdi etrafımdaki diğer binalara çeviriyorum gözlerimi. Önceki korkumu ve bana verilen ikinci şansı hatırlayarak.
Benim, sis perdesi aralanıp, olan biteni anlamaya başladığım bu anlarda sürekli depremler de oluyor. Etraftaki diğer binaların “karakterine” bakıyorum. Kimi, sarsıntının çok üstünde sallanıyor ve yalandan penaltı kazanmak için kendini yere atan futbolcu gibi üstündekileri  yere çalıyor, kimi sağlam durmaya çalışıp diğer binalara yaslanıyor, kimi uzakta, çok uzakta sarsıntıdan haberdar olup, sağlam temelleri üzerinde dimdik duruyor. Tevekkülle..
Bana uzak gelen o binalara doğru yürümeye başlıyorum. Yolum uzak, bacaklarım şimdiden yorgun ama, yerim orada olsun istiyorum. Yürüdükçe bacaklarım açılıyor, daha iyi görüyorum, nefes alıyorum. Sonuçta oraya varamadan tükenmek var belki. Arkamdan sesleniyorlar, “serap o binalar, gerçek değil vehim! Üstelik manzarası mezar o binaların”
Yıkılan binaların çatırtısına aldırmıyorum artık. Manzarası “mezar” olan o binalara doğru, umutla yürüyorum.

29 Mayıs 2011 Pazar

Normalleşmek

Satır araları ne kadar dolu… Her hangi bir konuşmada o aralıkları bir aralasanız altından neler çıkar kimbilir… ne sevinçler, hüzünler, nefret, kırgınlık… ne dünyalar batar o satır aralarında. Satır olur keser. Küçük küçük. Acıta acıta.. üstelik hiçbir şey yokmuş gibi.. Normalleştirerek.
Basit bir “ne haber7?” sorusunun cevabının “ben ölüyorum” olduğunu aslında kaç kişi bilir? “iyi olmana çok sevindim” yargısının altında “süründüğünü görmek isterdim” yattığını kim tahmin eder? “iyi niyetinden şüphem yok” dendiğinde aslında “sana zerre kadar güvenim yok ve bu canımı çok acıtıyor” demek istendiği, ölümüne susulduğu anlaşılır mı?
Acı, şüphe, yargılama ve yalnızlıkla geçen aylar sonra, yıllar süren bir sevginin ardından yapılan 5 dakikalık bir telefon görüşmesi insanı bu kadar mı yıkar?
NORMALLEŞMEK” … Her şeyin eskisi gibi olması… normal nedir? Mümkün müdür?... acıyor… çok…

İşte Öyle...

Başlangıçlar hep güzel.. hep taze… hep mutlu… bitişler çeşit çeşit.. Üzücü, sıkıntılı, rahatlatıcı, yarım, tam… her bitişte kendimi didikler “ne yaşadım ben şimdi?” diye sorarım kendime. “ne anlattı bana şimdi hayat?”
Hayat cevabını hep sonra, çook sonra verir bana… Başka bitişlerle kıyaslayarak. Bazen rahatlatarak bazen acıtarak. Çok sonra..
“çok sonraya vaktim var mı artık?” diye soruyorum şimdi. Susuyor… çok pis susuyor… Boğazımda yutamadığım o yorgunluk var. Ben soruyorum, o, kapkaranlık susuyor…
Başka bitişler de olacak elbet. Cevap bekleyen sorularım çok sonra cevaplanacak…belki… “o kadar vaktim var mı?”
Hayat susuyor… sabır:Ne kadar daha? Umut: Ne zamana? Vuslat?...
Susuyor…

Değerini anlamak

                                                                                                       13.07.2005

DEĞERİNİ ANLAMAK

Bu yazıyı kendime fırça atmak için yazdım aslında. Bu satırdan sonra okuyacaklarınız, sadece ve sadece kendime dönük eleştirilerdir.
Klasik bir sözdür, ’’her şeyin değeri kaybedildikten sonra anlaşılır’’ Sağlık, para, aşk, yakınlarımız, huzur vs. her şey yitirilince önemli olur bizim için. İşimiz vardır, ortalamanın üstünde de gelirimiz, sağlığımız da maşallah yerindedir ama nedense yetmez bunlar bir türlü...

Daha çok çalışmalıyım çünkü.. daha çok kazanmalıyım çünkü... daha güzel olmalıyım çünkü lerin arasında, bulunduğumuz anın tadını kaçırıveririz marifet gibi.

Sonra, olur ya, bunlardan birini ya da birkaçını yitiriveririz ve döner o günlere bakarız imrenerek. "Şimdi önceden kazandığım paranın yarısını kazansaydım şunu yapardım" halbuki iki katını kazanırken soğan ekmek yiyordun, tatil kelimesini aklına dahi getirmiyordun. "sağlıklı olsaydım deniz kenarına inip ayaklarımı suya sokardım" sen yıllardır deniz kenarında oturuyorsun.. soksaydın. Bir kere dönüp baktın mı acaba o denize, martılara... bir kere olta salladın mı balıklara? kim tuttu seni? "burnum istediğim gibi olsaydı hayal ettiğim makyajı yapardım hem de rahat nefes alırdım" bir dakika!! Geçen sene o burun estetiği ameliyatını sen istememiş miydin? Hem de ısrar kıyamet!? Üstelik doktorunun ve sevgilinin tüm uyarılarına rağmen?
Ameliyat deyince, seneler önce geçirdiğim operasyon geldi aklıma... çocukluğumda yaşadığım bir trafik kazası sonucu bacağımda şekil bozukluğu meydana gelmiş, bu sorun zaman içinde giderek artmıştı. O yıllarda ne yazık ki ortopedi alanında pek bir ilerleme yoktu. Ameliyat olduğum takdirde bacağımda gelişme sorunu yaşanabilirdi. Üstelik kemik veremi denen bir illet vardı ki, bu tür hastaların ve doktorlarının başlıca kabusuydu. O nedenle ailem ve ben, hem teknolojinin ilerlemesini beklemek hem de bu hastalıktan korktuğumuz için ameliyata yanaşmadık. Zaten bıçaksız tedavi de olabilecek en iyi sonucu vermişti. Yürüyebiliyordum en azından ve bacağım, benimle beraber, büyüyordu...
Gelin görün ki genç kızlığa geçip "kendini beğendirme" kavramı ile tanışınca işler değişti. Sene 80’ler.. mini etek ve streç pantolonlar moda. Ama benim bir bacağım artık diğeri gibi gelişmiyor, eğrildikçe eğriliyor. Ve neredeyse diğerinin yarısı incelikte... sokakta laf atılması büyük hadise. benim için daha farklı anlamlar taşıyor, çünkü atılan laflar komplimandan çok aşağılama ifadeleri içeriyor. Bir de gözünüzde şişe dibi gibi gözlükler varsa kendinizi iyi hissetme şansınız hiç yok. Aldırmamaya çalışıyorsunuz.. ne diyor büyükler “beterin beteri var”...
Ben o dönemler fark etmemişim. yıllar sonra bu sataşmaların ne kadar derin izler bıraktığını anladım. Beterin beteri var sözünü hep tekrarlıyordum ama o beterin ne olabileceğini bilmiyormuşum demek.
Derken tıp ilerledi, ortopedi alanında mucizelere imza atılmaya başladı. Artık vakti gelmişti. Ben de bu durumumdan kurtulacaktım. Dünyalar tatlısı doktorumla görüşmelerin ardından tetkiklere geçildi.
Bilenler bilir, "ortoröntgenografi" denen bir röntgen çeşidi var. Sağlam kemiğinizle hasta olanı birbiri ile karşılaştırarak görüntülüyor. Çapa tıp fakültesinde çekiliyordu o dönem. Gittim. Sıra yokmuş hemen içeri aldılar. Mütehassıs, beni cihazın tam karşısına gelecek bir yere oturttu ve film almak için yanımdan ayrıldı. Ben de az sonra üzerine çıkacağım bu aleti incelemeye başladım. Yerden 15-20 cm. yüksekte bir platform... arkasında uzun, metal bir direk... direğin tepesine bakınca durdum... bir tomar kayış ve uçlarına bağlı çengeller...
Bu çengeller de nedir? Kasap mı burası? Ne oluyor demeye kalmadı kafama çekiç yemiş gibi oldum! Ne zannediyordum? Oraya herkesin güle oynaya, yürüyerek gelebildiğini mi?!! Yukarıda eski bir doktor arkadaşı ile çay içip sohbet ettikten sonra aşağı gelip röntgen çektirdiğini mi?
Yürüyemeyecek kadar hasta olanları asıyorlardı o kayışlara... dik durabilmesi için. Üstelik bir çoğu için bu çabalar, tetkikler sonuç vermeyecekti yani benim gibi ümitleri de yoktu...
Elinde az sonra kullanacağı filmlerle içeri giren röntgen uzmanı beni çengellere dehşetle bakarken görünce, ‘merak etmeyin’’ dedi telaşla.. "sizin onlara ihtiyacınız yok."
O ana kadar tuttuğum nefesimi "çok şükür" diye bırakıvermişim.
"Allah kimsenin ümitlerini elinden almasın" dediğimi hatırlıyorum. "Amin" demişti röntgen uzmanı gülümseyerek "amin"
Sanıyorum gerçek anlamda şükretmeyi o zaman öğrendim. başkaları için dua etmeyi de.. öğrendim de her zaman becerebiliyor muyum? Tabi ki hayır!
Bu arada o çabalar bende sonuç verdi çok şükür.. kimin şifa dileği varsa tez vakitte kabul edilmesini dilerim. Yürekten sevgilerimle..

Dolap

                                                                                                                                 28.07. 2010-                                                                                                                         KÜÇÜKYALI

Bir kitap okudum, hayatım değişti. Bir film izledim, hayatım değişti. Biri ile tanıştım, hayatım değişti…
Ben bir dolap yaptırdım…
Aslında her şeyi baştan anlatsam daha iyi olacak galiba. Özellikle de kendime…
Sizin başınıza da gelir mi bilmem. Etrafımdaki insanlar geldiğini söylüyor. Hani hayatınızın hangi döneminde olursanız olun, kaç yaşınızda olduğunuz hiç önemli değil, birgün evinizdeki, yaşadığınız yerdeki her şeyi elinizden şöyle bir geçirmek istersiniz. Sanki onlar böyle bütün yaşanmışlıkları ile üstünüze üstünüze gelir. Boğmaya başlar. Sanki artık bulunduğunuz mekanda zaman durmuş, hava akımı bile kesilmiş gibidir.
Ben hayatımın kırkına merdiven dayadığı dönemde yaşadım bunu. (hayatımın diyorum bakar mısınız? Hiç üstüme alınmıyorum) doğruyu söylemek gerekirse epey zamandır böyle bir harekat planlıyordum ama hem maddi durumum, hem de, ne yalan söyleyeyim, ruhum buna hazır değildi.
Kocaman bir dolap gerekiyordu öncelikle bu toparlanma için. Hiç de öyle değilmiş. Yani öncelik dolapta değilmiş. Dolabın yapılabilmesi için önce evden eşya çıkmalıymış meğer. Peki.. Evi şöyle bir gözden geçirdim. Bir de ne göreyim. Evde aslında bana ait neredeyse hiç eşya yok.
Biriktirme hastalığını bilir misiniz? Ben bunu anneme yakıştırdığım bir rahatsızlık sanırdım ama gerçekten böyle bir hastalık varmış ve ciddi tedavi gerektiriyormuş.
Efendim durum şu: Bu hastalığa yakalanan kişi evini bir tür müzeye, semt pazarına, zücaciye dükkanına, rehin merkezine hatta ileri boyutlarda çöp eve dönüştürüyor. Kendi evi yetmediği zaman nazının geçtiği kişilerin evlerine taşıyor ve sinsi bir vicdan sömürüsü ile oraları da ardiyeye çevirmeyi başarıyor. Doktorlar bu kişilerin her eşyasına bir anlam, bir hatıra yüklediğini iddia ediyor.
Bundan 8 sene evvel de evimden bir kamyon dolusu eşya çıkardım (ki onlar da bana ait değildi) Malzemeleri almaya gelen görevli evi görünce “abla burası ardiyeydi herhalde. Artık oturmaya mı karar verdiniz?” dedi. “evet” dedim hiç bozuntuya vermeden.
Şimdi gidecekler gitti, evde hareket edilebilecek yer açıldı. Vee atılacaklara sıra geldi.
Geçmişinizi ağlaya zırlaya, küfür kıyamet, güle oynaya battal boy çöp poşetlerine gönderdiniz mi hiç? Bir anda, geride hiçbir şey bırakmadan… Şiddetle, hararetle tavsiye ediyorum.
Kıyım gibiydi, kan revandı ama geride kalan huzur muhteşemdi. Beğenmediğim fotoğraflar, parçalanan günlükler, eskimiş ders notları, kartvizitler, bir ucuna aşk sözcükleri karalanmış kağıt peçeteler, ödenmiş ve eskimiş faturalar, tebrik kartları, mektuplar, artık hayatımda olmasını istemediğim kişilerden gelen hediyeler her şey ama her şey “yallaaah!” nidaları ile çöp poşetlerini boyladı. (tabi kağıt atıklar kesinlikle ayrı bir yerde depolanarak)
Sonra geri kalan hayatımda birlikte olmak istediğim, beni ben yapan şeylere geldi sıra… özenle kapalı kaldıkları karanlık yerlerden çıkarıldı. Tozları alındı. Onları bana ulaştıran, sahip olmamda pay sahibi herkese dualar edildi. Birbirini rahatsız etmelerinden korkarcasına özenle daha önce planlanan yerlerine yerleştirildi. Sevgi ile dönüp dönüp yerlerinden memnunlar mı bakıldı.
Sonra da kötücül bütün enerjiler gitsin diye evimin her yerini sildim. Duvarlarına kadar. Girip çıkan herkesin bıraktığı izler gitsin, yerine yeni, taze ve güzelleri gelsin diye…
Uzattım biliyorum ama Ben bir dolap yaptırdım. Ben aslında bir dolaptan çok daha fazla şey edindim. Ben, geçmişimdekileri olmaları gereken, hak ettikleri yerlere gönderdim. Kimini yardıma ihtiyacı olanlara, kimini hayatımın temizlenmiş raflarına, yani baş köşeye, kimini de… Çöp poşetine. Çok yorgunum ama hiç bu kadar huzurlu olmamıştım.

Allah Aşkına Sevmeyin Beni

Allah aşkınıza sevmeyin beni… Acıtıyorsunuz, üzüyorsunuz, büzüp küçültüyorsunuz insanı…  Sevmeyin. Anlamını bilmiyorsunuz, ya da bildiğiniz anlam benimkiyle örtüşmüyor. Benim anladığım duyguları hissettirmiyor. Zarar veriyorsunuz, yıkıp yok ediyorsunuz, üzerinden tonlarla geçiyorsunuz insanın.
Hastalıklı ailelerinizden gelen alışkanlıklarla, hiçbir yaratıcılığı olmadan, kötü genlerinizle “et dişlemeyi”,  sevmek zannediyorsunuz. Kötü Türk Dizilerini, Korkunç Amerikan Filmlerini taklit ederek iyilik yaptığınızı sanıyorsunuz kurbanınıza…
Evet kurbanınıza… Çocuk, kardeş, akraba ya da sevgili adını verdiğiniz kurbanınıza..
Eksik insanlığınızı bu “sadaka” sandığınız sevgi gösterileri ile tamamlamaya çalışıyorsunuz.
Eksiksiniz. Yalan yere “seviyorum” dedikçe daha da eksiliyorsunuz. Huzursuzsunuz. Yanlışsınız çünkü… yanlışınızı bidiğiniz halde, düzeltmek zor geldiği için kolaya kaçıyorsunuz. Kolaya kaçtıkça batıyorsunuz. Batıkça daha da keskinleşiyor dişleriniz. Ne adam gibi kalmayı ne adam gibi gitmeyi becerebiliyorsunuz. Kurbanınız size ne kadar inanırsa, azgınlığınız, şımarıklığınız o kadar artıyor.
Sevginizi tehdit olarak kullanıyorsunuz. Sakat ruhunuzu beslemek için başkalarının ruhlarını, özgüvenlerini emiyorsunuz. Hasta fikirlerinizi, doymak bilmez açgözlülüğünüzü, onun kalbinde yeşertmeye çalışan kötü tohumlar gibisiniz. Öylesiniz.
Ama en önemlisi, karşınızdakini salak zannediyorsunuz. Sevgi dediğiniz saçmalıkla, bu yolla hakaret ediyorsunuz.
Aklınızı kaçırmışsınız siz. Çoktan ölmüş, cesedi ortada kalarak kokmuş, buna rağmen farkına varmadan kötü kokular yayarak ortalıkta dolaşan zombiler gibisiniz.
YIKILDIĞINIZ YERDE KALIN!!!