21 Haziran 2012 Perşembe

KADINLAR NE İSTER?


Uzunca bir zamandır değişik internet sitelerinde, dergilerde, gazetelerde bu soru ile sık karşılaşır oldum: Kadınlar ne ister?

Bir soru ile bu kadar sık muhatap olup, üzerinize alınmamanız imkansız. Hele kadınsanız.

Gerçekten ben ne istiyorum?

Aklıma, yıllar önce yaşadığım bir hadise geldi.

Bir arkadaşım vasıtası ile tanıdığım, sonradan sevgilim olan erkekle ilk tanıştığım zamana gittim.

Karşılaştığımız ilk gün, ben, arkadaşımın onunla ilgilendiğini düşünmüş ve biraz mesafeli durmuştum. Meğer arkadaşım, aramızı yapmaya çalışıyormuş. Neyse. Ben bunu bilmediğim için, onlar sohbet ederlerken kulak misafiri oluyor, daha çok etrafın tadını çıkarıyordum. Bir ara kulağıma “tenekede midye” lafı çalındı.

Hoop yıllar öncesine, çocukluğuma döndüm. Tenekede midyeyi en son 6 yaşında, Kırklareli’ne yakın bir karadeniz kasabası olan İğneada’da yemiştim. Çok da hoşuma gitmişti. Tadı o an bile damağımdaydı. Öyle dalmışım ki, birden sohbete katılıp, hatırladıklarımı onlarla paylaştım. Adam, orta karar bir ilgi ile dinledi, birkaç soru sordu, sonra konu kapandı.

Uzatmayayım, arkadaşım bu geziden sonra etrafımda dört dönüp, sürekli ondan bahsetmeye başladı. Ben de “aşık herhalde” diye düşünüp, üzerinde durmadım.

Ertesi hafta arkadaşımın yoğun israrları ile kendimizi yeniden adada bulduk. Nasıl oldu bilmiyorum, planlar yapıldı, telefonlar edildi, ben, iki kız arkadaşım, adam ve iki arkadaşı, kendimizi yine teknede birlikte bulduk. Tekneyi kayalık bir koya demirleyen adam, şnorkel ve paletlerini giyip, arkadaşı ile beraber dalmaya başladı. Biz de kah güneşlenip, kah yüzerek sohbete daldık.

Fakat teknede kalanlar bana bir tuhaf bakıyor. Yan yan süzmeler, kikirdeşmeler, imalı sözler.

Ben ne olduğunu anlamamakta israr edince arkadaşım, “Sence adam burada durmak yerine, kayalıklarda neden cebelleşiyor?” diye sordu. “Neden?” dedim, bana: E geçen hafta tenekede midyeye bayılırım dedin ya. Adam senin için midye çıkarıyor şaşkın! Dedi. Sonra bütün bu organizasyonun benim için yapıldığını ve bana midye yedirmeden şuradan şuraya gidilmeyeceğini anlattı.

Bir kova midye ile bize doğru yüzen adama baktım. Benim için toplanmış midyelerle. Tek cümlelik, öylesine söylenmiş bir bilgi dikkate alındığı için. Ben dikkate alındığım için. Ona, o saniyede aşık oldum. Hiç sonunu düşünmeden.

Hayatıma giren son kişi, ömrümde aldığım en güzel hediyeyi vermişti bana. Bir kova midye ile beni kale almıştı.

Bu hediyenin üzerine kimsenin çıkamayacağını bilmek acı verse de, böyle sevdiğim için pişman değilim.

Kadınlar ne ister bilmiyorum ama pişman olmak istemediklerine eminim.

7 Haziran 2012 Perşembe

ALLAH’IM SEN AKLIMA MUKAYYET OL!


Akşam haberlerini çığlıklar atarak izledim. “Yaşlanıyorum galiba, iyice anneme benzedim” diye düşünürken kendime geldim. Bir dakika yahu ! Hırsızın (haberlerin) hiç mi suçu yok. Kısa bir özet geçeyim, siz karar verin.

Efendim, hikayenin kahramanları 16 yaşında bir kız, annesi ve babası. Mobesse kamerasına takılan görüntüleri ile gündeme geldi. Kız, 17 yaşındaki sevgilisinden hamile, karşı tarafın tehdidi ve ebeveyn çekincesi yüzünden 9 ay bebeği saklıyor. Ancak “her giren şey, mutlaka çıkar” prensibine dayanarak, kızın da doğum vakti geliyor. Mobesse kameraları kız, anne ve babanın doğum için hastaneye giderkenki görüntülerini yakalıyor. Kız yolda ağır ağır yürürken oracıkta doğuruyor! Üçü de arkalarına dönerek yere düşen bebeğe bakıyor ve yollarına devam ediyor. Kaçmadan, ağır ağır!! Sonradan gözaltına alındıklarında kızın açıklaması akıllara zarar: Ben düşeni kan pıhtısı sandım.

İkinci haber Montreal Sapığı ile ilgiliydi. Çinli erkek arkadaşını öldürüp parçalarını Kanada’daki siyasi parti binalarına yollayan eşcinsel porno yıldızı Luka Rocco Magnotto, Almanya'da yakalandı. Adam cinayetin videosunu çekip, yayınlamış bir de.

Üçüncü haber bunların yanında çizgi film gibi kaldı tabi. Yunanistan Parlamentosundaki temsilciler, bir açık oturumda bir araya geliyor. Irkçı kanadı temsil eden yaratık, bir anda dellenip, karşısında oturan kadın temsilciye su fılatırken, yanında oturanı, ritmik hareketlerle, sağlı-sollu tokatlıyor.

En son haber Madonna’nın konseriydi zaten sonrasını hatırlamıyorum.

Allah’ım, aza noksanlığı verme, sen aklımı koru!

5 Haziran 2012 Salı

12/05/2005 ADALET KOMİSYONUNDAN ALINTI

O ZAMAN NE DİYORLARDI, ŞİMDİ NE DİYORLAR (YORUMSUZ)

 

TECAVÜZ ve KÜRTAJ
KÜRTAJ TARTIŞMASI
Tecavüz`cüye kurtuluş yok
Yeni Türk Ceza Kanunu, tecavüz ettiği kadınla evlenenlerin hapisten kurtulmaları rezaletine son veriyor. Adalet Komisyonu’ndan görüşülen yeni yasa, tecavüze uğrayan kadınların 20 haftaya kadar kürtaj olmalarına da izin veriyor.

TBMM Adalet Komisyonu, Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) çağdışı bir uygulamaya daha son verdi. Töre cinayetlerini, ‘Nitelikli öldürme’ kapsamına alan Komisyon, dün de tecavüz`cünün, evlenme yoluyla ceza almaktan kurtulmasını sağlayan uygulamaya son verdi. Komisyonun dünkü toplantısında, TCK’nın kürtaj ve tecavüz suçları yeniden düzenlendi. Buna göre, kadın, eşinin rızası olmadan gebeliğini ilk 10 hafta içinde isterse sonladırabilecek.

KÜRTAJ TARTIŞMASI

Tasarıdaki, tecavüz sonucu hamile kalması durumunda kadına, 24 haftaya kadar kürtaj yaptırma hakkı tanıyan hüküm tartışma yarattı. Tartışmalar sonunda bu süre 20 haftaya indirildi.


BOSNA ÖRNEĞİ

CHP Niğde Milletvekili Orhan Eraslan, ceninin, ana rahmine düştüğü andan itibaren haklara ehil hale geldiğini söyledi. Eraslan, ‘Eğer dini inanç gereği kürtaj`ı yasak buluyorsak, bunda sürenin önemi yoktur. Ama biz, mağdur olan kadına, ilerde çok daha büyük sıkıntı yaratacak bir sorundan kurtulma hakkı tanıyoruz’ dedi. Eraslan, Bosna’da tecavüz`e uğrayan kadınların, kürtaj olmaması için hapsedildiklerini anımsattı.

AKP: ÖTANAZİ OLUR

AKP Manisa Milletvekili İsmail Bilen, 24 haftalık çocuğun tam anlamıyla bir canlı haline geldiğini anımsattı. Bilen, ‘O zaman anneye, tecavüz sonucu doğurduğu çocuğu da istediği zaman öldürme hakkı verelim. Biz ötanaziyi yasaklıyoruz. Ama bunun adı ötanazidir. Kadın, hamile kaldığını çok daha erken farkediyor, aldıracaksa daha erken karar vermelidir’ dedi.

CHP: ÇOK FARKLI

CHP’li Eraslan, ötenazi ile kürtaj`ın birbirinden çok farklı kavramlar olduğunu ve karşılaştırılmamaları gerektiğini söyledi. Eraslan, ‘Ötenaziye kesinlikle karşıyım. Kürtaj`ı böyle görüyorsanız, süre sınırı olmadan yasaklamamız gerekir’ dedi.

ZORLA CİNSEL İLİŞKİ YOK

Tecavüz ile ilgili madde düzenlenirken, eşiyle zorla cinsel ilişkiye girenlere artık 1 yıl yerine 7-12 yıl ceza verilmesi ve bu suçun takibinin şikayete bağlı olması benimsendi.

HUKUK AYIBI BİTİYOR

Tecavüz`cünün, mağdur ile evlenmesi durumunda ceza almaktan kurtulmasını öngören hüküm artık TCK’da yer almayacak. Tecavüz mağduru böylece tecavüz`cüsü ile evlenmek zorunda kalmayacak.

Kadın ve kız ayrımı kalktı

KIZIN tecavüz`e uğraması ‘ağırlaştırma koşulu’ olmaktan çıktı. Böylece kadın veya kıza tecavüz aynı oranda cezalandırılacak. Cinsel tacizin cezası 2-7 yıl, tecavüzün cezası ise 7-12 yıl olacak. Kamu görevi veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzu kullanan tecavüz`cülere verilecek ceza yarı oranda artırılacak.

TECAVÜZ ve KÜRTAJ Kaynak: hurriyetim.com.tr

31 Mayıs 2012 Perşembe

TRİBÜNLERDEN REALİTEYE


Lafı hiç döndürüp dolaştırmaya gerek yok. Bu tartışmanın da uzayıp, cikletlenip tavsamasına müsaade edemeyiz. Edemeyiz çünkü söz konusu olan insanların hayatı.
Türkiye günlerdir kürtajı tartışıyor. Yasa çıkana kadar da (tabi çıkarsa) üstüne konuşmaya devam edecek.

Sayın Başbakan sözüm size ve kurmaylarınıza:
Daha iki yıl önce Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığınız, ülkedeki çocuk istismarının tespitine yönelik, uzun soluklu bir araştırmadan çıkan sonucu, rapor halinde yayınladı:
“Çocuklarımızı en çok aile içinde koruyamıyoruz”

Dün Şanlıurfa Milletvekiliniz Zeynep Karahan Uslu, Türkiye’deki kürtaj rakamlarının, son bir sene içerisinde % 19 arttığını belirtti.
Bu, kadınların suçu değil başbakanım. “Kürtaj cinayettir” sözünüzün altına imza atarım. “Yaratılan her canlının rızkını Allah verir” inancına iman ederim. Hayvanlara yapılan kürtajın hatta kısırlaştırmanın bile karşısındayım. Ama bu kadınların suçu değil.

Bataklığı kurutmadan, zinayı ortadan kaldırmadan, bu eğitimi ve maneviyatı sağlamadan, bunca pisliğin geldiği son noktayı, kürtajı yasaklıyorsunuz. Sağlık Bakanınızın açıklamaları ise akıllara zarar.

Lafı uzatmanın manası yok. Bir müslüman olarak size sesleniyorum. Madem oy kaybı endişeniz yok, madem zulme savaş açtınız, madem tek referansınız Kur’an o halde derhal ama derhal “çoğul evlilikleri” yasal hale getirin. İnsanlara, özellikle de erkeklere, yaptıklarının sorumluluğunu almayı öğretin. Doğum kontrol yöntemleri politikanızı tekrar gözden geçirin. İran’da kürtaj yasak ama her köşe başında vazektomi yapılıyor. Tecavüzün cezası ise ölüm. Ancak kadını değil erkeği öldürüyorlar.
Ha bu arada dayısı, amcası, kendi öz babası tarafından tecavüze uğrayan ve hamile kalan kadını da onlarla evlendiremezsiniz herhalde.
Tüm bunları yapın. Yapın ki öncekinden daha büyük bir zulme imza atmamış olun. Yapın ki, kimsenin kürtaj gibi bir seçeneği kalmasın. Bu vicdani bir sorundur ve yasakladığınızda cinayeti bitirmeyeceksiniz, 1 ölümü 2 yapacaksınız.  Çünkü insanoğlu köşeye sıkıştığını hissederse, kendi canına kıymak pahasına bu cinayeti işleyecektir.

Daha şimdiden internette “kendi kendine kürtaj” malzemeleri, ilaçları, iğneleri tanıtılmaya başladı. Parası olan yurtdışında, olmayan kendi kendine uygulayacak.

Samimi iseniz bataklığı kökünden kurutun. Ve kadınlara sopa göstermekten vazgeçin artık.

29 Mayıs 2012 Salı

FATİH’İN İSTANBUL’U FETHETTİĞİ YAŞTASIN


Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı ne kadar güzel bir çağrıdır değil mi?

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiler, kalyonlar çekilecek...
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek...

Yürü: "Hala, ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Sende geçebilirsin yardan, anadan, serden...
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen... Gönüldesin, baştasın:
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini,
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bu kitaplar Fatih’tir, selim’dir, Süleyman’dır;
Şu mihrap sinanüddin, şu minare Sinan’dır;
Haydi, artık, uyuyan destanını uyandır!

Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın?
Kızım, sende Fatihler doğuracak yaştasın;

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan;
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan...

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın...
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü, arslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye, kendinle savaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Üstad, Fatih Sultan Mehmet’e atıf yaparak, güç görülen işlerin, yürekle yapılabileceğini anlatıyor bizlere.

Bir çoğumuz Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı geride bıraktık. O yaşta, “hayat fethine” hazır mıydık gerçekten? Bugün o yaşta olanlar hazır mı?

Fatih Sultan Mehmet’in genç yaşında gösterdiği üstün başarılar, onun çok zeki, olağanüstü, ulaşılamaz becerilere sahip biri olmasına yorulabilir mi sadece? 12 yaşında bir çocuğun, padişah babasına “Sen padişahsan, devletin başına geç. Ben padişahsam, emrediyorum, devletin başına geç!” sözlerindeki deha ne ile açıklanabilir? Sadece 21 yaşında alınan “Fatih” unvanı?

Sultan Mehmet Han, Peygamberin de (SAV) övgüsünü kazanmış üstün bir insan elbette ama ben buradan ona methiyeler düzmeyeceğim. Kelimelerim yetmez çünkü ve bilinmedik bir şey söyleyemem. Ben ünlü şair Asya’nın sözlerine takılmışımdır hep:

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

Bir türlü büyümüyoruz biz. Ne kadar yaş alırsak alalım, önemli şeylere hazır hale gelemiyoruz. Okullar bitiriyoruz ama bir türlü hayatımızı fethedemiyoruz.

Son 20 yılın modası haline geldi: İçinizdeki çocuğu kaybetmeyin, bir yanınız hep çocuk kalsın.

Çok ışıltılı, insanın içini ısıtan bir söylem ama yanlış anlamaya çok müsait galiba.

Geçenlerde izlediğim bir sağlık programında panik atak rahatsızlığının tedaviinden bahsediliyordu. İngiltere’de uygulanan bir yöntemde yaklaşık 20 seansta, sorun kökünden hallediliyormuş. Bu yöntemi uygulayabilecek danışanların yaş aralığı sorulduğunda, uzman hekim “beyinde bir muhakeme mekanizması vardır. İnsanlar ergenliğe geldiğinde (yani akıl baliğ olduğunda) bu mekanizma açılır. Dolayısı ile ortalama 12 yaşında bu tedaviye başlanabilir” dedi.

Yüce Allah’ım, elbette en iyisini bilir. Onun için kişi akıl baliğ olur olmaz, insan olmanın tüm sorumlulukları ile mükellef kılınmıştır. İbadetlerdeki farzlar bir yana, hayata dair, miras yönetimi, kul hakkı, geçim, evlenme ve çocuk edinme sorumluluklarını kaldıracak güce erişir.

Ancak görünen o ki anne babaların yaklaşımı, çevrenin etkisi ve eğitim sisteminin yetersizliği asla büyümemize, kemale ermemize yeterli olmuyor. Fatih Sultan Mehmet, 12 yaşında babasına haklı protestosunu çekerken ve babası çıt çıkarmadan tahta geri dönerken, 21 yaşında İstanbul’u fethederken, Bizler 40, 50, 60 yaşlarında çocuklar olarak ömrümüzü tamamlıyoruz.

İçinizdeki çocuğu büyütün. Kırmadan, örselemeden, adaletten ayrılmadan. Ama asla bir zamanlar çocuk olduğunuzu unutmayın.

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşlarımız geride kaldı. Daha ne kadar emzikle gezeceğiz.

Fethin 559. Yılı kutlu olsun. Fatih’e bir Fatiha’yı esirgemezsiniz umarım.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

KÜRTAJ


Çok uzun zamandır yapılması gereken tartışma, yakın zamanda başbakanın sözleri ile gündeme geldi. Konunun çıkış noktası yanlış olsa da, zamanlama açısından doğru bulunmasa da ya da birilerini rahatsız edip fena halde canını yaksa da geç bile kalınmıştı.

Kürtaj.

Tek başına söylenirken bile insanın içini ürperten kelime, yaşayanların ruhunda kimbilir ne derin yaralar açıyor. Bedeninde açtıklarından ve aslında bir canlının (insanın) hayatını sonlandırmak anlamına geldiğinden bahsetmiyorum bile. Üstelik bu insan, kişinin kendi evladı…

Düşünsenize, diş hekimine gitmeniz gerektiğinde bile ne büyük korkular sıkıntılar yaşıyor insan. Hangi kadın güle oynaya kürtaj masasına yatar? İsteyerek çocuğunu öldürür? Açlık korkusu, ayıplanma, kapana kısılmışlık hissi ne derseniz deyin, hele kadın gibi naif bir yaratığın böyle bir kararı vermesi hiç kolay değil.

O halde başka bir nedeni olmalı bunun. Bu konuyu topluca bir düşünelim, yazının sonunda hemfikir olacak mıyız bakalım.

Türk Tabipler Birliğinin açıklamasını okudum az önce. Kürtajın yasaklanması halinde olabilecekleri anlatıyorlar. Tıpkı yasak yanlısı muhafazakar kesimin “senin ölmene annen karar verdi çocuğum” naraları gibi, onların açıklamaları da kadın üzerinden. Birlik, yasaklama durumunda, kürtajın şimdiki gibi sağlık kuruluşlarında değil, geçmişte olduğu gibi “merdiven altı yerlerde” yapılacağını belirtiyor ve ekliyor; Bu durum kadının tüm kazanılmış haklarına uzanacak bir adımdır.

Afedersiniz ama kadınlar mayoz bölünmeyle mi çoğalıyor? “Hadi şimdi gebe kalayım, sonra da kazıtırım, maksat macera olsun” rahatlığında mı bu insanlar? Erkekler bu konunun neresinde? Amaç zinayı önlemekse elbette, sonuna kadar, tüm kalbimle yanlarındayım. Ama bu durum tek taraflı değil ki?

Dünya ülkelerinde durum nasıl diye bakmayacağım bana sadece İran yeter. Evet o çok eleştirilen, her fırsatta bu ülkeye dönüştürülmekten korktuğumuz, şeriatle yönetilen İran’dan sözediyorum.

Unicef 2000 yılı nüfus planlaması raporu sonucunda İran’ı “nüfus planlamasını en iyi yapan ülke” olarak açıkladı(12 yıl önce) Bu ülkede kürtaj yasak ama doğum kontrolünü kim yapıyor biliyor musunuz? Erkekler. Her köşe başında bulunan, bizdeki sağlık ocağı benzeri kuruluşlarda, öğle arası zamanda, vazektomi operasyonu geçiriyor İran’lı erkekler. Sebebi son derece açık: Kadını gereksiz hormon saldırısından ve korunma yükünden kurtarmak. Bir bomba daha, bu uygulama, ülkenin en üst düzey din adamları, Ayetullah’ların fetvaları ve hekimlerin ortak çalışmaları sonucunda kabul görüyor. Diğer korunma yöntemleri isteyenler için hala geçerli, dayatma yok.

Kürtajı destekleyenler lafım size;

 17 yaş altı insan evlenmek için çocuk ama cinsel ilişki için yetişkin mi?

Kadının özgürlüğünü savunurken “doğurma özgürlüğünü de” savunuyor musunuz? Öyle ya, bazı kadınlar dışarıda kariyer değil, evinde olmak da isteyebilir.  Buna saygı gösterebilecek misiniz?

Böyle bir “kaza” olduğunda “yüklendiğini gider, yoluna devam et” yerine, “karşındaki erkekten hakkını al, hatta beraber alalım” diyebilecek misiniz?

Ve muhafazakarlar

Doğum kontrolünü erkek olarak bizzat peygamberin (SAV) yaptığını biliyor musunuz?

Size Allah’ın emaneti olarak verilen eşlerinizi, ruhsal ve bedensel sağlığı için makul aralıklarla hamile bırakmayı kabul ediyor musunuz?

Her iki taraf da ikiyüzlü ahlak anlayışını bırakmadıkça, küskün, omuzları düşük, horlanan milyonlarca kadın ayaklarını sürüye sürüye yatacak o masaya. Ama beş yıldızlı klinikte, ama merdiven altında bir baytarın ellerinde…

22 Mayıs 2012 Salı


AT ÜSTÜNDE OK ATAN, OTURDUĞU YERDEN B.K ATAN TEK MİLLETİZ

Seneyi devirdik ve bir Eurovision Haftasına daha vasıl olduk. İlk kez 1974’de Yunan Kanalından seyrettiğim yarışmanın, o tarihten itibaren uzun süre müptelası oldum. Bu durum, yıllar sonra seçtiğim televizyonculuk mesleğinin temel taşını oluşturdu belki de. Bununla birlikte değişik dillere ve müziklere duyduğum ilgi, beni bu yarışmanın fanları arasına kattı.

Nedeni ne olursa olsun bu büyük ve uzun soluklu müzik festivali, sadece Avrupa’da değil, artık dünyanın her yerinden hayran kitlelerine ulaşıyor ve senede bir kere de olsa, müspet ya da menfi fikirlerle, herkesin ilgisini çekiyor.

Yarışmaya dair olumsuz düşünceleri olanların da türlü sebepleri var. “müzikleri sıradan”, “yurtdışında kimse bu yarışmaya aslında ilgi göstermiyor, bir biz abartıyoruz”, “sadece eşcinsellerin ilgi gösterdiği bir organizasyon” vs. Bu sene de pek çok kişiden aynı sözleri duyuyorum. Yarışma bitene kadar da duyacağım.

Gelin bir de gerçeklere bakalım.

Yarışma 56 yıldır düzenleniyor, katılım her sene artıyor.

Festival 140 ülkede aynı anda canlı yayınlanıyor, performans bölümünü 600 milyon, puanlamayı 1 milyar 500 milyon kişi seyrediyor.

Dünyanın en eski müzik dergilerinden Bilboard, yarışmayı her sene genel yayın yönetmeni düzeyinde takip ediyor, her basın toplantısına katılıyor ve yarışmacılarla, özellikle favoriler ile bizzat röportaj yapıyor.

Her ülkenin ortalama 4 dakika sahnede görünme şansı var, bu durum puanlamada oy almanızla daha da artıyor.

Birinci seçilen ülke, bir sonraki yıl ev sahipliği yapıyor.

Bütün bunların karşılığında ülkeler bu yarışmaya katılırken ortalama sadece 100 bin TL. gibi bir harcamada bulunuyor.

Şimdi, her ülke tanıtımı için milyon dolarlık bütçeler ayırıyor mu? Evet. Bunun için tanıtım filmleri, kostümler mekanlar ayarlıyor mu? Evet. Üstelik dışarıda bunları yayınlatmak için, yayın kuruluşuna yine milyonlarca dolar ödüyor mu? Elbette.

Sizin bu yarışma ile derdiniz nedir? Ben söyleyeyim derdin ne olduğunu: Yüksek reyting alan bu yarışmayı neden biz yayınlamıyoruz?

EBU kuralları gereği (biraz da karmaşaya meydan vermemek için) ülkeler yarışmaya devlet televizyonları vasıtası ile katılabiliyor ve yarışmayı sadece ülkenin resmi tv kanalı yayınlayabiliyor. Yarın öbürgün bu kural kaldırılıp, özel sektörün de böyle bir şansı olursa, siz görün bugünün yerden yere vuran medyası, lig maçlarını almak isteyen tv kanalları gibi birbirini yiyor mu yemiyor mu? Aldığında, yarışmayı duyurmak için ülkede donatmadık bilboard bırakıyor mu bırakmıyor mu? “En prestijli yarışma” diyor mu demiyor mu?

Bu yarışmada müzik ve şov yarışıyor. Düzenleyenler de daha fazlasını iddia etmiyor zaten. Katılanlar, beğenilsin ya da beğenilmesin, emek harcıyor (beste yapıyor, kostüm dikiyor, dansediyor)

Ayrıca da kusura bakmayın ama bütün katılan ülkeler aptal, bir biz akıllıyız öyle mi? Beğenmiyorsanız seyretmeyin elbette ama katılanı, izleyeni, beğeneni hor görmeyin. Birgün birinizi güzellik yarışması, futbol ya da evlilik programı seyrederken görürsem hatırlatırım çünkü.

Tüm Eurovision severlere iyi eğlenceler…

14 Mayıs 2012 Pazartesi


GEÇİMSİZLİĞİNİZ KAÇ ŞİDDETİNDE?

Türkiye istatistiklerinden haberdarım ama resmi rakamlara ihtiyacım yok, etrafıma bakmam yeterli; Boşanmalar her yıl aritmetik katlama ile artıyor. Dilekçelerin bir çoğuna (hatta belki hepsine) gerekçe olarak “şiddetli geçimsizlik” yazılıyor.

Başlangıçta birbirini “şiddetle seven” çiftler aynı şiddetle neden geçinemiyor? Geçimsizliğin şiddeti kaç büyüklüğünde, nasıl ölçülüyor?

Ben, bunun için nikah ya da düğün hazırlıklarına bakmanın kafi olduğunu düşünüyorum. Evet evet, daha başlangıçta bu şiddetin iki tarafı da nasıl sallayacağını ve kaç ay (ya da zor ama kaç yıl) sonra bu evliliği yıkacağını tahmin edebiliyorum.

Herkes hayatta bir kere evlenmeyi  ve o evliliğin bir ömür boyu sürmesini ister. Zor karar verilir, prense dönüşsün diye kurbağalar öpülür, en güzel, en yakışıklı, dünyanın eni biri bulunur. Eh böyle anıtsal bir evliliğin, seramonisi de “orijinal” olmalıdır.

Hah! İişte arıza raporu, tam da bu süreçte tutulabilir. Bir evlilik hazırlığında, ne kadar çok orijinallik aranıp, ne kadar çok gürültü koparılıyorsa, o evliliğin ömrü o kadar kısa demektir. Maddi duruma göre en iyi mekan, en iyi gelinlik, en bulunmadık evlenme biçimi, en olmadık ne varsa araştırılıyorsa, dosta düşmana ve hatta hiç tanımadığı insanlara “ben evleniyoruum!” duyurusu yapılıyorsa, bu çift için boşanma avukatları arayabilirsiniz, geçmiş olsun. Zira içten içe bu evliliğin yürümeyeceğini, temelde ciddi ayrılıkları olduğunu bilen çiftler, bu şaaşalı törenleri, önce çevrelerini sonra  kendilerini kandırmak için yapıyor. Düğün bitip, fotoğraf, video, ıvır zıvır ne varsa elden bir kere daha geçtikten sonra da (yani yaklaşık üç ay) işin eğlencesi kalmıyor.

Ama nerede gizli saklı, simitçi ve çaycı şahitliğinde, kot pantolon-tişört ya da başörtüsü-pardesü içinde, davetsiz, çiçeksiz nikah kıydıran görürseniz, onları tebrik edin. Çünkü evliliğe inançları o kadar büyük ki, patırtı çıkarmayı akıllarından bile geçirmiyorlar ve çok uzun süre evli kalacaklar.

Bunun çözümü ne mi? Hayatlarımızı PR şirketlerinin reklam kampanyaları gibi yaşamaktan vazgeçersek, gençlerimiz “ben ne yapıyorum?” sorusunu daha ciddi soracaklar kendilerine.

Not: Tüm bu yazdıklarım zırva geldiyse, Galler Prensi Charles ile Lady Diana’nın düğününü hatırlatırım. Geleceğin İngiltere Kraliçesi olma onurunu bile sallamamıştı Diana son tahlilde… O kadar şiddetli yani…

12 Mayıs 2012 Cumartesi

HERKES YAZMALI

Ece Demiray’a Sevgilerimle                                                                                                           16.06.2009
Hani “neye niyet neye kısmet” derler ya.. Her şey arkadaşıma bir mektup taslağımı okutmamla başladı. “ne güzel cümlelerin var senin. Sen yazar olsana” dedi bana her zaman cıvıldayan ve güven veren sesi ile canım dostum.
İçim sevindi. Yazar olma hevesi ve bir tanıdıktan olur almanın rahatlığından değil. Sözcüklerin gücünden. “kelimeler ne kadar önemli” diye düşündüm. İnsanı her şeyin üstesinden gelecek kadar güçlü de kılıyor, her zaman yaptığı şeyi gerçekleştiremeyecek kadar güçsüz de..
Sağır kurbağa hikayesini herkes bilir. Bilir de, hep olumsuzluklara aldırmaması gerekene söylenir, anlatılır. Ya negatif konuşanlar?.. onların bu hikayeden alması gereken hiç mi ders yoktur?
Doğduğumuz andan itibaren, agucuk bugucuklarla başlayan ve kuantum fiziği ile ilgili tezlere varan bir dolu söz işitiyoruz. İnsanlara sorarsanız “boş sözlere pabuç bırakmazlar” ya da “özlü tezli” konuşmak isterler. Özü de tezi de anlamak için aramak, bulmak, düşünmek, gerek. Herkesin bunları yapacak kapasitesi olmayabilir ama en sığ ve IQ su düşük insanın bile çocuk sahibi olma hakkı ve yetiştirme sorumluluğu var. Her yetişen çocuk, topluma katılan birey demek.
Bu zincire böyle topluca bakınca korktum ben. Üzüldüm üstelik. O çocuklar için.. Herkes iyi niyetli olduğundan bahsediyor. “Benim kalbim temiz kardeşim” diyenlerle dolu etrafım. Ben de böyle olduğuma inanıyorum. “ben ona yapamazsın dedim çünkü hayal kırıklığına uğramasını istemedim” “ben ona biraz sert davrandım, engelledim, çünkü istediği şeyde onun için hayır yoktu” vs.. vs.. vs.. Bizim toplumumuza has bir şey mi bu? Geçenlerde bir internet sağlayıcısı “çocuklarımızın özgüvenli yetişmesi için özel olarak donatılmış” bir hizmetinden sözediyordu.. Buna ihtiyaç duyulduysa öyle olmalı. Neden?
Kendi anne babama bakınca şöyle bir kanıya vardım. Ebeveyn, çocuklarının yükseklere tırmanmasından korkuyor bizim toplumumuzda. Hatta kıskandıklarını bile söyleyebilirim. Yanlış anlaşılmasın, farkında değiller bence. Hep “biz sizin başarılı olmanızı isteriz, bununla gurur duyarız” diyorlar ama aile geleneği dışına biraz çıkıldı mı, eski köye yeni adet getirildi mi ödleri kopuyor. Yeni gelişme ile açılacak kapılardan, o kapıların nereye açılacağından korkuyorlar belki de. Başlıyorlar kulaktan dolma bilgileri ile sizi törpülemeye. En yakınınızda bulunan ve sizi karşılıksız sevenlerin yaptığına bakınca, dış kapının mandallarını saymıyorum bile..
Herkesin yazması gerektiğini düşünenlerdenim. Okunsa da okunmasa da… Çünkü yazma eylemi başlıbaşına bir terapi. Kafanızın içinde dönüp duran düşünceleri bir kağıda (ya da bilgisayara) dökün bakın.. Kafanızın içindeyken sizi kemiriyorlar. Ama bir kağıt üzerinde ya da bilgisayar ekranında karşınızda durunca daha dürüstler. Sakinler üstelik. Karşınızdakini çıldırtacak kadar sakin, düzenli, dediğim dedik…
O dostuma kocaman teşekkürler borçluyum. Özgüvenimi ne zaman yitirdim, hep mi böyleydim bilmiyorum. Bildiğim tek şey kendi kendime zincir vuruyor olmamdı. Güzel kelimeleri ile beni yüreklendirdi ve uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirdi. Beni yazmaya ikna etti. Arkadaşların kraliçesi, kucak dolusu sevgi ve teşekkürlerimle…

MEDENİ HALİ NEDİR ACEP?

MEDENİ HALİ NEDİR ACEP?
Türkiye’nin MERNİS Projesi’ne geçmesi ve hemen her şeyin elektronik ortama taşınması neticesinde, kişilerle alakalı ulaşamayacağınız bilgi neredeyse kalmadı. Artık TC. kimlik numarası ile arzu ettiğiniz kişinin adresine kadar öğrenebiliyorsunuz. Ancak bir bilgi saklı: Medeni Hali.
Evli erkekler tarafından kandırılmış ya da bundan şüphelenen binlerce hatun, forumlarda, biraz da illegal yöntemlerle, karşılarına çıkan kişinin evli mi bekar mı olduğunu öğrenmeye çalışıyor, birbirlerinden bu konuda yardım, link, yöntem dileniyor. İllegal yöntemlerle çünkü, Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü, nüfus kağıdı bilgileri ile her datayı arayana sunarken, medeni hali belirtmiyor. Bu bilgiyi “tüzel kişilerin” direkt edinemeyeceğini öne sürüyor.
Peki, ben de buradan soruyorum: İnsanlar neden evlenir? Yani, resmi belgeler hazırlayarak, sağlık raporları, fotoğraflar ve kimlik bilgileri sunarak, Şahitler önünde(en az iki) sözlü deklare ve imza ile sabitleyerek, Türkiye Cumhuriyeti ve dünya tarafından tanınan “Aile Cüzdanı” alarak neden evlenir? Evlilik toplum karşısında yeni bir statü kazanmayı sağlamaz mı? Öyle ya, bakmakla yükümlü olduğunuz kişiler, sigorta ödemeleri, primler bu kurumla değişiklik göstermez mi? Ayrıca toplumda “evli kadın” ya da “evli erkek” olmak ayrıca bir itibar vesilesi değil midir?
Tüm bunlar doğruysa, bu bilgiyi edinmek isteyen insanlar, “tüzel kişi” denilerek neden bilgilendirilmemektedir?
Şu anda nasıldır bilmiyorum ama 5 sene önce bu tür gizlemelere giren bir erkeğin, nüfus cüzdanını 2000 yılında yenilediğini, sonra evlendiğini öğrendim ve sene 2007 olduğu halde hala “bekar” ibaresi ile dolaştığına bizzat şahit oldum. Araştırdığımda bir çok insanın bu halde olduğunu gördüm.
Devlet, kimi kimden koruyor? Ve medeni hal neden saklanıyor? Kadın-erkek birtakım “evli serseri mayınlar” birilerine çarparak hayatlarını sürdürüyor ama evliliğin tüm korumalarından da faydalanıyor.
Şimdi bir çağrım var. Özel hayatın gizliliği elbette kutsal ancak evlilik, özel hayat değil, aksine toplum için yapılan bir anlaşmadır. Nüfus idaresi müdürlüğünün iletişim bölümüne kısaca bu konuyu anlattım ve sadece TC. Kimlik nosu ile (aslında isim-soyisim yeterli olmalı) kişinin medeni halini gösteren ayrı bir sayfa açılmasını istedim. Bu yazıyı okuyan kadın-erkek herkesten aynı işlemi yapmalarını rica ediyorum. Unutmayın sizin de kocanız veya karınız, “bekarım” diye geziyor olabilir. Ya da çocuklarınız, verdiği sözü, attığı imzayı hiç umursamayan bu şuursuzlardan biriyle karşılaşabilir. “Bana olmaz” demeyin.